Dönmek – ilerlemek

Dönüyor. Pervane inanılmaz bir hız ve gürültü ile dönüyor. O dönüş bizim havada ilerlememizi sağlıyor. Pervanelerin dairesel hareketiyle havada düz bir çizgiyi takip ediyoruz. Dairesel bir hareketten, düz bir çizgi çıkıyor.

Hayat da öyle değil mi? Biz etrafımızda bitmeyen bir döngü içinde dönerken aslında düz bir çizgide ilerliyoruz.

Bir topaç gibiyiz. Etrafımızda döndüğümüzü zannederken ilk dönmeye başladığımız noktadan ileri gidiyoruz.

Ama sadece hep etrafımızda döndüğümüzü düşünüyoruz ve etrafımızda dönerken de devamlı “Canımız sıkılıyor”. İlerlediğimiz o düz çizgiyi hatırlayan yok. Oysa hatırlamamız gereken ana eksenimizin etrafımızda dönmek değil düz bir çizgide ilerlemek, yani yaşamak olduğudur. “Vakit bir türlü geçmezken, hayat yıllarla birlikte akıp gidiyor”*

* Teoman – Paramparça

Denge

Denge sen büyüdükçe seninle birlikte değişen bir kavram. Çocuklukta tahterevallinin diğer ucunda kimin olduğunun pek önemi yoktur. Tek önemli olan diğer uçta birinin olmasıdır. Senden çok şişman veya zayıf olmadıkça fark etmez çünkü tek amaç dengede durabilmektir.

Çocuk, dengeyi kurabileceği arkadaşını bulduğunu anda hiç düşünmez zira çocuk için hayat oyunla yaşanır. Bu yüzden bir çocuk parkta ilk kez karşılaştığı akranına hemen güvenir, tahterevallinin diğer ucuna geçer. Dengeyi bozacağından hiç korkmadan oyuna, arkadaşına güvenir çocuk. Zaten oyunda ne kötülük olabilir ki!

İnsan ne zaman büyür işte o zaman tahterevallinin diğer ucunda kimin olduğuyla ilgilenir. Çünkü artık denge bir oyun değil hayatın kendisidir hatta savaş alanıdır. İnsan devamlı karşısındakini tartar biçer, hep güven arar. İnsan büyüdükçe dengeyi bir oyun olarak görmeyi bırakır, hayatin kendisi olarak görmeye başlar.

Oysa hayatın kendisi, sadece bir oyundur!

Ayın gündüz krallığı

Bilinen adıyla “Güneş Tutulması” gerçek adıyla “Ayın Gündüz Krallığı”.

Doğa mucizesi dedikleri bu olsa gerek… Hava kıyameti andıracak şekilde soldu. Aslında tabii ki nereden bileceğim kıyameti. Ama insanoğlu işte, açıklayamayınca gördüklerini gerçekte bilmediği şeylere benzetmeyi sever, anlatamamak ve bilinmezlik birbirini dengeler.

Yine de kıyamet gibi diyeceğim çünkü böyle bir rengi daha doğrusu renksizliği, solmayı ilk defa gördüm. Hiçbir yere, hiçbir objektife sığmayacak bir renk(sizlik)ti. Hava birden bire soldu ardından da karardı. Dünyanın solduğunu ilk defa gördüm. O yüzden kıyamet gibi diyorum çünkü herhalde kıyamet de böyle gelecektir, önce her şey solacaktır.

Hava öğlen vakti kararırken, Ayın Gündüz Krallığı dünyaya hükmetti. Ay, güneşi hapsedip havanın rengini çalarken, sokaktaki insanlar bu solmanın peşinden koşuyorlardu. Ellerinde bir cam parçası veya promosyon bir gözlük doğanın mucizesini izliyorlardı. Kıyameti andıran bir solukluğun içinde mucize görmenin heyecanıyla neşelenen insanların çelişkisi vardı ki bu fotoğrafı çeken ve satırları yazan adam da kalabalığın içinde fotoğraf makinesiyle koşuşturuyordu çelişkisinin farkında olmadan.

Oysa hepimiz aydınlık bir karanlığın içinden, soluk bir ışıkta geliyorduk. Hepimiz ofislerimizde, fabrikalarımızda, işyerlerimizde gözümüze perde indiren 120 voltluk floresanların  sözde aydınlık, gerçekte karanlık ışığında yaşarken mucizeyi görmek için sokağa dökülmüştük. Gördüğümüz doğayla tüm bağlantısı koparılmış modern zaman insanlarının aydınlık karanlığı değil gerçek karanlıktı ve mucize buydu. Sokakta gerçek karanlık vardı ve bizi büyüleyen buydu.

Sonra Ay geri çekildi Güneş tahtına tekrar oturdu ve bizlerde ofislerimize, evlerimize, fabrikalarımıza, gerçek karanlığımıza geri döndük…

Not: 2006 yılındaki güneş tutulması sırasında çektim. Resimaltı yazdığım ilk fotoğrafımdır.