Zamanın koptuğu bir yılın ardından…

mrt_3111

Günlerde, saatlerde boşluklar vardı. Dolduramadığımız boşluklar zamanı kopardı. Bağlanamayan günlerin hikayesi olarak geçti bir yıl. Hikayemizden boşluklar kaldı bize.

Soğuk bir sarı hakim oldu bütün yıla. Boşluğun siyahına bile baskın gelen bir sarı. Güneşli ama serin havalara mevsim uydurup kah bahar kah yaz demek istesek de olmadı, yalandan bile ruhumuzu ısıtamadık.

Her geçen gün yıkık bir binaya dönen yılın içinde sıkışıp kaldık. Işık hep camların arkasından geldi. Sarı hava ciğerimize doldu. Acil durum çekicimiz de yoktu, kıramadık bir camı. İstesek de maviyi soluyamadık.

Maviyi ararken kaybolduk. Köhnemiş günlerin arasında dolaştık durduk. Ama hep boşluklara takıldı ayağımız. Günlerin boşluğuna..

Düştük. Kopmuş bir zamanda ne kadar süre düştüğümüzü de bilemedik. Sadece acımızı bildik. Zamansız bir yılda sadece acı bize insan olduğumuzu hatırlattı. Acıyla tutunduk zamana ve hayata.

Bu yıl biterken elimizde sadece acı ve boşluklar var. Geriye dönüp dolduramayız artık yiten zamandaki boşlukları. O boşluklar çentik çentik ruhumuzda asılı kalacak, kaçarımız yok. Gelin görün ki boşlukla yaşamaya da artık tahammülümüz  yok. Daha fazla boşlukta sonsuza kadar kayboluruz.

Yolumuzu nasıl bulacağımızı bilmiyoruz.  Ama nereden başlayacağımızı biliyoruz. Camı kırarak. Bir otobüsten, bir trenden, bir metro vagonundan acil imdat çekicini kaptığımız gibi camı kırıp ruhumuza sinen soğuk sarıyı bölecek maviyi içeriye alabiliriz. Yarından tezi yok boşluklarımızı mavi ile doldurmaya başlamalıyız.

Yanlış anlaşılmasın derdimiz yılın ilk gününden takvime uymak değil, sadece günleri genişletip boşluğa imkan vermemek istiyoruz. Bize gereken sadece bir çekiç, bir başlangıç. Neden yarın olmasın ?

Düşmek

4h3d-j9n

Kadının ters bir S’yi andıran duruşu, kollarının gergin hali, evin verandasındaki devrik tabure ve fotoğraftan yayılan çaresizlik…Her şey kadının düştüğünü ispat etmeye çalışıyor gibi.

Evden hızla fırladı, tabureyi devirdi, koşar adım uzaklaşmaya başladı ve düştü. Belki ıslaklığını hala kaybetmemiş çamurumsu toprakta ayağı kaydı, belki de göremediğimiz, eteğinin örttüğü bir şeye takıldı.

Buraya kadar nerede ise bir komedi filminden bile bahsediyor olabiliriz. Çünkü düşene herkes güler. Kahramanlarının düşmediği bir komedi filmi yok gibidir. Sokakta önümüzde birisi düşerse güleriz. Ayıp olduğunu, yanlış olduğunu düşünsek bile güleriz. İnsaniyetten bir parça nasibimizi almışsak, düşeni kaldırmak için elimizi uzatırken diğer elimizi de ağzımıza götürürüz, güldüğümüz anlaşılmasın diye.

Ya düşen? Ola ki düşmekle bir yeri acıdıysa bile, acısını unutur çünkü gülen gözlerin üzerinde olduğunu bilir. O da zamanında düşen birilerine gülmüştür. Belli etmez acısını, sıkıntısını. Gülenlere kızsa daha da kötü duruma düşeceğini düşünür, sahte bir gülümseme ile kendisine gülenlere katılır. Üzerinde bakan gözler olduğu sürece insanın düşme özgürlüğü bile yoktur.

Bu kadında gözümüzün önünde olduğuna göre düşme özgürlüğüne sahip değil. O da yerinden kalkmalı ama fotoğrafa girip bu kadını yerinden kaldırma imkânımız yok. Bir an önce kalkmasını bekliyoruz.

Her şey bildiğimizi sandığımız gibi gözükse de tek bir eksiğimiz var, yüzünü görmüyoruz. Ya çoğu düşen insan gibi kadın gülmüyor da ağlıyorsa? Gergin kolları kalkmak için değil dünyaya dayanmak için gerilmişse, gücü tükenmişse?

Gülüp de sahte bir el uzatmaktansa, bırakalım yerde kalsın. Bazen düştüğünde insan orada kalmak ister. Düşmek her zaman kaybetmek değil bazen nefes almaya fırsattır. Sadece irtifanızı azaltır, bir nefes molası açarsınız yaşamaya.

Kalkmak isteyen nasıl olsa kendisi kalkar. Gülerek ya da ağlayarak fark etmez. Zamanı gelince kalkar, yeter ki gülen gözlerimizle nefes molasına karışmayalım. O yüzden iyisi mi karenin devamını beklemekten vazgeçin. Kafanızı başka bir yöne çevirin ve düşen kadını rahat bırakın…

(Fotoğraf Sevgili Güzin Tekeş’in önerisi ile Forest Gump filminden alınmıştır)

Şekerli Kahve

şekerli kahve

Küp şekeri tuttuğum başparmağımın ucunun kahvenin içinde olduğunu, garsonun sesiyle irkilince fark ettim.
“İsterseniz size toz şeker getireyim. Böyle küp şeker ile zor olur.”

Parmağıma baktım. Yana yana ucu nasır tuttuğu için yandığını fark etmediğim gibi yarım şekerden de fazlasını eritmiştim.

“Yok, böyle daha iyi. Hem istediğim kadarını eritebiliyorum hem de şekerin erimesini izlemeyi seviyorum. Sadece bugün biraz yorgunum, dalmışım”.

Garson, hiçbir şey söylemeden peçete uzattı. Elimi silerken, garip göründüğümü düşünerek, açıklamaya devam ettim.

“Doktor şekeri, kahveyi ve sigarayı bırakmamı, olmuyorsa da azaltmamı istedi. Ben de kesme şeker koyuyorum. Böyle yavaş yavaş eriyince çok koymuşum gibi hissediyorum, iyi oluyor.”

Garson, bu seferde  tezgâhın üzerine bıraktığım, içinde iki tane kalmış sigara paketine göz attı.

“Sadece şekeri azaltabildim. Azalttım dediğim de kahve başına yarım şeker az atıyorum, o kadar.“

Söylediklerim ile yaptıklarım birbirini tutmuyordu. Kendini açıklayamamanın sıkıntısı ile sandalyede kıpırdanırken, tezgâhın sağına – soluna baktım. Doktorum bir anda ortaya çıkıp, “Seni sahtekâr” diye bağıracak gibi geliyordu.

Sıkıntım giderek artıyordu. Doktoruma yakalanma ihtimalini en aza indirmek için kahvemi alıp kendimi dışarı atmalıydım, rahatça sigaramı da içerdim. Fincana elimi uzattığımda garsonun tezgahın üzerine koyduğu kül tablasını gördüm.

“Burada sigara içiliyor mu?”

“Sabahın bu saatinde pek gelen giden olmuyor. Kimse olmayınca bazen ben de gizlice burada içiyorum. Camları açar havalandırırım sonra.”

Bir an önce dışarı çıkacağımı düşündüğüm için ucunda oturduğum sandalyeye iyice yerleşip, arkama yaslandım. İki sigaradan birini alıp yaktım, ilk nefeste nerede ise üçte birini içime çekerken, ciğerlerimden sırtıma doğru bir rahatlamanın yayıldığını hissettim. Başımı arkaya atıp tavana doğru üflediğim dumanı izlerken, doktorumu düşündüm. Şimdi çıkıp gelse, “Sana ne lan içtiğim sigaradan, kahveden, şekerden” diyecek kadar rahattım.

Artık her şeyimle kahvemin ilk yudumuna hazırdım ama kahvem yerinde yoktu. Kafamı çevirdim, fincan garsonun elindeydi.

“Çok konuştuk. Soğumuştur diye yenisini getirdim.”

Kahvemle birlikte içinde toz şeker olan metal kabı da tezgâhta önüme koyarken, gülümsedi.

“Bu seferlik istediğiniz kadar koyun. Kimseye söylemem.”

Hiç düşünmeden tepeleme iki kaşık toz şekeri kahveme boca ederken, bir yandan da suç ortağımın tezgahın diğer yanına gitmesini izliyordum. Şekerli sıcaklığın boğazımdan mideme kadar izlediği yolun her milimetresini  takip ederken,  pakette kalan son sigarayı da suç ortağıma ikram etmeye karar verdim. Doktorum, sigarayı kahveyi şekeri azaltmamı istemişti, “Kimseyle birlikte sigara içme” dememişti ki…

“Benimle bir sigara içer misiniz? Ben de burada sigara içtiğimizi kimseye söylemem.”

NOT: Fotoğraf,  Krzysztof Kieślowski’nin  Üç Renk: Mavi (Trois Couleurs: Bleu) filminden alınmıştır. Film kareleri üzerine de yazmamı ve bu fotoğrafı öneren Güzin Tekeş’e sonsuz teşekkürlerimle…

Şansını devretmek

milli piyango

Arkasındaki kapalı kepenkler, soğuktan kızarmış kulakları, şapkası, elindeki piyango biletleri, büyük geldiği belli olan paltosu yorgun gözlerinin arkasında fon olmuştu. Caddede değil de başka bir yerde oturuyor gibiydi. Çünkü baktığı yerde ne fotoğraf çeken beni görüyordu ne de önünden geçen kalabalıkları, gördüğü başka bir yerdi. Belki bir dağ başındaydı ya da bir deniz kenarında. Emekliye çok benziyordu ama bir işten değil hayattan emekli olmuş gibiydi.

Yılbaşına sadece iki gün kalmasına rağmen elindeki biletleri bir an önce bitirmek için “Yılbaşı biletleri. Büyük ikramiye size de çıkabilir” diye sokakları çınlatan diğer piyango satıcılarına katılmıyordu. Tüm vitrinleri, sokakları, televizyonları, insanları esir alan yılbaşı deliliğinin içinde susarak korunmaya çalışıyordu.

İki kare fotoğrafını çektikten sonra bir bilet almayı düşündüm. Cüzdanımdaki 3 biletin yanına dördüncüsünü ekleyecektim ki yıllar önce bilet aldığım başka bir piyango satıcısı aklıma geldi. Çekilişe bir – iki saat kala oturduğum kahvenin yanından geçerken, “Son biletler, bu akşam çekiliyor” diye bağırınca kendimce  “ayağıma gelen şansı” geri çevirmemek için bir bilet almıştım. Ben aldıktan sonra bile elinde 10-15 tane daha bilet vardı. “Çekilişe kadar satamazsanız, ne yapıyorsunuz bu biletleri?” diye sorduğumda, “Eh bizde mecburen çekilişe katılıyoruz. Birkaç ufak ikramiye çıksın da elimizde kalanların zararını kurtaralım diye dua ediyoruz” demişti.

Onun da elindeki deste son iki günde zor erir gibiydi üstüne üstlük cebinde, görmediğim çantasında daha da bilet olabilirdi. “Bilet alarak” değil, “Bilet almayarak” bu piyangocuya şans vermek istedim. Nasıl olsa cebimde 3 tane bilet vardı, çıkacağı varsa zaten onlardan birine çıkardı. Belki de elinde kalan biletlerden birisi olacaktı benim çekmediğim, ona büyük bir ikramiye çıkacaktı. O zaman gözlerinin önündeki manzarayı değiştirip, sokağın fonu olmaktan kurtulacaktı.

Benim biletlerime ne mi oldu? Sadece bir tanesine amorti var. Yine çıkmadı ama ilk defa şansın bana gülüp gülmediğinden emin değilim. Umarım şansımı yaşlı piyangocuya devredebilmişimdir.

Dünya insanlara değil, ağaçlara kalacak

zeytin

Annem taşındı. Yeni evi, İzmir’in tam göbeğinde,10 daireli bir apartmanın zemin katında. Zemin kat olunca küçük bir bahçesi olması normal de, o bahçede bir zeytin ağacı olması bize hiç normal gelmedi. Taşındıktan sonra komşulara sorduk ama ağacın kim tarafından, ne zaman dikildiği bilinmiyor. Zaten zeytin de aralarında durduğu onca apartmanın hepsinden daha önce gelip oraya kurulmuş gibi duruyor.

Bahçede yediğimiz yemeklerin pek çoğuna konu oldu bu zeytin ağacı. Hele havalar biraz serinleyip taneler seçilmeye başlayınca, “Acaba zeytinleri toplasak mı? Sıktırsak mı? Yiyebilir miyiz ki…” diye çok konuştuk. Ama “Delice” dediğimiz yabani bir zeytin ağacı olmasından dolayı tanelerini toplayıp sıktırmanın çok zor olduğunu, ayrı bir ustalık gerektirdiğini öğrenince “Kendi yağımızı üretme” hayalimizden vazgeçtik.

Bu “Delice Zeytin”in ürününü almadığımız için bize hiçbir yararı yok gibi gözükse de yazın gölgemiz, kışın kuytumuz oluyor. Pek çok sohbetimizi lezzetlendiriyor. Ustası o ağaçtan ürün bile alabilir. Daha ne olsun? Zaten, deli de olsa zeytin ağacı sonuçta. Delisi, akıllısı, aşılısı, aşısızı hangi ağacın insana zararı olabilir?

İnsan öyle mi? İnsanın da akıllısı var delisi var. Ama insanın bir de iyisi – kötüsü var, ağacın tersine.

Ağaç seveni var, betonatapanı var. “Santral kuracaksak zeytin ağacı kesmenin zararı yoktur” diyerek ağacın canını bilmeyen de var, kırma zeytin yapmak için taşla vururken “Zeytinin canı vardır, incitmeyeceksin” diyen teyzeler de var.

İlle de ürün alacağım diye tutturursanız zeytinin delicesini aşılayıp, ürün alabilirsiniz ama kötü insanlara yapılabilecek bir şey de yok. İnsanı neyle aşılayacaksınız ki? Su çiçeğinin, kara hummanın, sıtmanın aşısını bulan insanlık bugüne kadar kendi kötülüğünün aşısını bulamadı. Delice zeytine aşı tutar, kötü insana aşı tutmaz.

Zeytine bir de ölüm tutmaz. Zeytinin canı olduğunu bilen o teyzeler, kesilenin yerine yenisini dikerler. Zeytin ağacı görmüş toprak da ne evi, ne damı, ne de termik santrali kabul eder. Kusar onu. Toprak da bilir zeytinin ölmez ağaç olduğunu. Toprak da çekinir, zeytinin dalındaki yaprağındaki kökündeki delilikten.

Belki de ölmeyip yüzyıllar boyunca insanların kötülüğünü, hırsını, acımasızlığını görünce kendinden sonra gelenler hayata katlanabilsin diye zeytinler, doğuştan deliliği genlerine işlemiştir.

Delisiyle, akıllısıyla zeytin ağaçları kaç asırdır sabırla bekliyor bu topraklarda. Kimisi Ayvalık’ta kimisi Torbalı’da, kimisi Soma’da kimisi de annemin zemin katındaki evinin bahçesinde. Ama sabrın da bir sonu var. Yüzyıllarca daha yaşayacak olan ölmez ağaçlar, insanların kendi kendini yok ettiğini görecek. Dünya insanlara değil, ağaçlara kalacak…

Not: Soma’dan iç sızlatan bu fotoğrafı kullanmama izin verdiği için Sevgili Sinan Doğan’a teşekkür ederim

Acıların tekrarına değişmeyen resimaltı

vandepremi

1999 yılında, 17 Ağustos’u 18 Ağustos’u bağlayan gece İzmir’den Yalova’ya doğru giden gazete aracının içinde genç bir Milliyet muhabiri olarak, karmakarışık duygular içindeydim. Korku, heyecan, merak ve endişe…

Yalova’ya sabaha karşı girerken ilk sarsıntıyı gördüklerim değil göremediklerim yüzünden yaşamıştım. Çünkü “Zifiri karanlık” deyiminin sözlükteki değil hayattaki karşılığının tam da içine girmiştim. Kapkaranlık Yalova’nın sokaklarında titreyen çok az şık vardı ve o titrek ışıklara fısıltılar eşlik ediyordu. Hiç kimse yüksek sesle konuşmuyor, arabalar korna çalmıyor, az sayıdaki açık dükkândan ne televizyon ne de müşteri sesleri sokağa taşmıyordu. Karanlığı daha da koyulaştıran o kent fısıltısının nedeninin göçük altında gelebilecek sesleri duymak için insanların sessiz olmasından kaynaklandığını güneş doğduktan sonra anlayacaktım.

Yalova’da gazeteci olarak kaldığım yaklaşık bir ay boyunca, o ilk gün, sabaha karşı içine girdiğim karanlık bir daha hiç dağılmadı. Ölülerin, mezarların, yaralıların, enkazların, göçmüş binaların arasından çıkıp benim gibi yaşamaya utanan herkesin içine çöken bir karanlıktı. Enkaz tozları gibi bir karanlık ruhuma sindi.

Geçen yıllar içinde unutmaya çalıştığı o karanlık ile Ekim 2011’de, daha uzak bir kentte, Van’da karşılaştım. Bu sefer gazeteci olarak değil, bir yardım organizasyonu için gittiğim Van’a güneş doğduktan çok sonra varmıştım ama enkazların üzerinde yürürken 1999’daki karanlığı hissedebiliyordum. Sessizlik ise birebir aynıydı.

Yıkıntıların arasında bir şeyler aradığını gördüğüm bu çocuğu gördüğümde o lanetli karanlıkla da yüzyüzeydim. Bu gözleri, bu bakışları hatırlıyordum. 1999 yılında Yalova’da, Gölcük’te, Değirmendere’de yüzlerce çocuğun gözlerinde görmüştüm.

Çocuğa ne aradığını soramadım. Çünkü ne aradığını sorduğumda, kaybettiklerine dair alacağım cevaptan korkuyordum. Bu cevaplarının ne kadar ağır, dayanılmaz olabileceğini Yalova’da öğrenmiştim. Sadece fotoğraf makinemi kaldırdım,  iki – üç kare fotoğraf çekebildim o kadar. Çocuk da hiçbir şey söylemedi, bana baktı ve arkasını dönüp gitti. Çocuğun arkasından yürüyen karanlık bir gölgeyi görebiliyordum.

Bu çocuk, bugün nerede ne yapıyor hiç bilmiyorum ama ne kalbine çöreklenen karanlıktan ne de gözlerine sinen hüzünden kurtulamayacağını biliyorum. Kendimden biliyorum…

15’inci yıldönümünde Marmara Depremi’ni bir kez daha hatırla(t)mak isterken, ondan yıllar sonra çekilmiş bir fotoğrafı kullandığımın da farkındayım ama bunun fark etmeyeceğini de biliyorum. Çünkü tekrarlanan acılar ülkesindeki fotoğrafların hepsinde aynı karanlık varken, kelimeleri değiştirmeye gerek kalmıyor. Acılar sadece fotoğraflarda solarken, korkular ve karanlıklar ise değişmeyen kelimelerle birlikte ruhların en derinlerinde yaşamaya devam ediyor.

Hele çocuklar… Çocukların acıları, kendilerinden önce büyür. Bir düşünün, bu fotoğraftaki çocuk kaç yaşında? Acısı kaç yaşında?

Çocuklara günübirlik yardımlarla ışık tutarak bu karanlığı ruhlarından kazımanın imkânı yok. Yeraltından her an fayları, taşları birbirine vurarak yeryüzüne çıkabilen deprem dediğimiz korkunç karanlığı da yok edemeyiz.

Ama yeraltı karanlığın ise yeryüzü de bize ait. Işık bizim. Aynı fotoğrafı çekip, aynı resimaltını yazmaktan kurtulabiliriz. Bunun de yapmamız gereken sokaklarımıza, kentlerimize, alanlarımıza sahip çıkıp, isyan etmek. Yer altındaki karanlığa veya kadere değil, yeryüzündeki deprem hizmetkârlarına isyan etmek. Çocuklar için bunu yapmak zorundayız…

Napoli’nin kırık aynası

napoli1Rehber kitapların, gezi sitelerinin beni hazırladığı Napoli’ye gelmiştim. Dapdaracık kimisi de kemerli sokaklar, eski binalar, o binaların dışına kurulmuş makaralara veya balkonlara asılmış çamaşırlar, sağda-solda birikmiş çöpler, caddelerin tersini – düzünü şaşırtan bir trafik… Elbette Napoliten Pizza’yı da unutmamak lazım.

Bunlarla karşılaşacağımı anlatan rehber kitaplar, hırsızlığın çok olduğunu, çanta ve cüzdanlara dikkat etmek gerektiğini, İtalya’nın güneyinde pis ve gürültülü bir kente geldiğim uyarısını da yapıyordu. Hatta bunların bazılarını okuyunca “Ne işimiz var Napoli’de” demeye kadar varıyordu iş.

İtalya’nın arka yüzüydü Napoli. Albümlerin B yüzündeki, yer doldurmak için yapılmış, kimsenin dinlemediği şarkılar gibiydi. Parlak Roma, Romantik Venedik, Büyülü Floransa varken niye gidilirdi ki Napoli’ye? Amaç Napoliten Pizza yemek ise onu da diğer İtalyan kentlerinde bulmak hiç zor değildi.

Bu dolduruşun sonunda Napoli Merkez İstasyonu’na adım atar atmaz, sırt çantaları öne alındı, cüzdanlar da çantanın içine girdi. Cüzdanlarını arka cebinde koymaya cesaret eden benim gibiler ise her cadde başında elimizi popomuza atıyorduk.

Cüzdanları, pasaportları güvenceye aldıktan sonra tarihi kent merkezine girdim. Dediğim gibi, beklediğim manzara ile karşılaşmıştım. Tüm duyularım alarmda, tetikte bir gezintiydi. Daha da daralan bazı sokaklara girince ise hissedilen bu ürpertiye hiç de güzel olmayan kokular eşlik ediyordu. Yerdeki kırık şişelere basmamak için de dikkat etmek lazımdı. Bir de her yerde siyahi göçmenler vardı. Kaldırımlarda çanta, saat satan.. Dilencisi de çoktu, yanına gelip bir sigara isteyeni de.napoli5

Benim geldiğim şehir olan İzmir’den, ya da İtalya yolculuğunun başlangıç noktası olan İstanbul’da yaşadığım, gezdiğim, eğlendiğim sokaklardan çok daha farklıydı burası. Benim sokaklarım, caddelerim, sitelerim daha steril ve güzeldi(!). Napoli’de gördüğüm bu sokaklar olsa olsa İzmir’in, İstanbul’un veya herhangi bir kentin arkalarına süpürülmüş ya da kentsel dönüşüme kurban edilen mahallerine, semtlerine benziyordu. Dönüştürerek unutmaya çalıştığımız o mahallerin, semtlerin benzerlerini niye görmek isteyeyim ki? İnsan başka bir ülkeyi modern seyyah olarak, hazırlanmış rehberler doğrultusunda gezerken kendisinde olmayanı görmeye gider. Turizm dedikleri budur. Ya senden iyisini görmeye gidersin, “Adamlar yapmış” diye dönünce hayranlıkla anlatırsın ya da “Bizim memleket cennet” diye gördüğün çirkinlikleri, fakirlikleri anlatırsın.

Napoli, unutmaya çalıştığımız, süpürdüğümüz sokakları hatırlatıyordu. Kırık bir ayna tutuyordu yüzümüze. Ayna kırıktı çünkü sadece unutmaya çalıştığımız sokakları değil, o sokaklardan modern sitelerimize, düzenli mahallelerimize kaçarken arkamızda bıraktığımız sesleri, renkleri, kokuları da hatırlatıyordu. Aynanın çatlaklarında hayat parlıyordu. napoli2

Napoli sokaklarındaki tarihi binaların altında el yapımı bebekler, biblolar, tahta eşyalar satan dükkanlar vardı. Ben alışveriş yaparken bir yandan da üretmeye devam edip, “Biz kendimiz burada yapıyoruz” diyorlardı. Aldıklarımı kesekağıdı gibi kağıtlara sararken, içlerine kartlarını koyuyorlardı ki o kartların üzerinde kimisinin tarihinin 100 yıldan fazla olduğu yazıyordu. Benim gibi yaşadığı mahallesindeki bir sokaktan bir-iki ay geçmediğinde bir yerlerin kapanıp hemen yerine başkasının açıldığını gören birisi için yüzyıllık mağazalar arasında dolaşmak masal kahramanı olmakla eşdeğerdi.

O eski binaların altındaki cafeler, kitapçılar, plakcılar (evet aynı sokak üzerinde iki plakçı gördüm), kasaplar, manavlar insanlarla doluyordu. Ama bu mağazalar içerisinde aşina olduğumuz bir tane ünlü marka, küresel bir zincirin üyesi yoktu. Hepsi Napoliliydi, hepsi yereldi. Her küçük alan “Meydan” olarak bırakılmış, bir nefes yolu olarak açılmıştı yaşayanlara. napoli3

Bir kentin sokaklarında ilk defa bu kadar çok grafitti görüyordum. Yazdıklarını anlamasam da İtalya’nın dışlanmış çocuğu olmaya, fakirliklerine, devlete isyan ettiklerini anlıyordum. Grafitti kadar güçlü bir ortak dil görmedim, yeter ki içinizde biraz isyan olsun. Herbiri isyan ile haykıran grafitti dolu sokak duvarlarından birine yaslandığımda, yükselen kahve ve pizza kokuları ile balkondan sarkan çamaşırlardan yayılan sabun kokuları ilk geldiğimde duyduğum kötü kokuları bastırıyordu. Aslında o çamaşırlar ilk kente girdiğimde de güzel kokuyordu ama ben fark etmemiştim zira insan bir kez duyularını kapatmaya görsün, en söz geçirilemezi olan burnunu bile köreltebiliyordu.

Napolililer! O binalarla birlikte yaşayan insanlar. Kimse onları, “Burası turistik merkez” diye evlerinden sürmemişti. Kent onlar için vardı. “İnsanlar için yapılmış bir kentte” yaşayan insanlar oldukları için çok gülüyorlardı, rahatlardı. Likör satan mağazadaki genç kız sabırla ve gülümsemesini kaybetmeden her likörden tatmamızı sağlarken Roma’nın Floransa’nın yarı fiyatına ama onlardakinin iki kat daha lezzetli pizzayı satan lokantanın sahibi ile de gülerek o hiç İngilizce, ben hiç İtalyanca bilmesem de anlaşıyorduk. Aldığım üç plağın parasını öderken bozuk isteyen plakçı “Yok” yanıtını alınca, “Git köşedeki markette bozdur” demek yerine hesabı düzleştirip “Bu sefer bizden olsun” diyordu.

Napoliler gülüyordu ve konuşmayı seviyordu. Hepsi böyle olmayabilirdi, bizim spotçulara benzeyen, beyaz eşya satan dükkanların önünde de sert mizaçlı adamlar oturuyordu ama o kadar tanıdıklardı ki, korkutmuyorlardı. napoli4

Manavlar, kasaplar da yabancı değildi… Hani nasıl bizimkilerin duvarlarında eski futbolcuların, Metin Oktayların, Selçuk Yulaların sararmaya yüz tutmuş posterleri asılıysa Napoli’deki manavların duvarlarında da tüm kentin kahramanı olan Maradona’nın posterleri vardı. Maradona posterinin fotoğrafını çekerken manavın size başparmağını yukarı kaldırarak, vücut diliyle “Doğru adam” demesi de çabası. Ama Maradona onlar için bir futbolcudan çok daha fazlasıydı, bir isyanın simgesiydi. Maradona, Napoli’nin hafızasına silinmemecesine kazınmış bir grafittiydi.

Sadece bir günlüğüne geldiğim için pişman olduğum Napoli’den ayrılmak için tren garına doğru yürürken artık ellerim popomda değil cebimde geziyordum. “Tekrar geleceğim, mutlaka geleceğim Napoli” diye söylenirken, hayatın gerçeğini yaşayan bu kentten zihnime kazanan görüntüler ile yaşadığım kentin sokaklarını karşılaştırıyordum. Bir de “Rehber kitaplara güvenilmez. İnsanın en iyi rehberi kendi ayakları ve gözleridir” diyordum.

Yaşadığımız güvenli sitelerde, nezih mahallelerde, lüks rezidanslarda kağıt üzerinde Napoli sokaklarında olan her şeyin daha iyisi, daha lüksü vardı. Dünya markaları, cafe zincirleri, satın alınmış sahte bir güvenlik vardı ama bir tek “Kent ruhu” yoktu. Napoli’nin yüzüme tuttuğu aynanın kırıkları bir zamanlar bizimde sahip olduğumuz ama kentin arkalarına süpürdüğümüz sokaklarda kalan, yıktığımız eski evlerin molozları, ahşapları arasına gömdüğümüz kent ruhunu hatırlatıyordu.

MRT_8893 f Napoli’ye benzeyen az sayıda kalmış mahalleye, semte yolumuz düştüğünde ise, “Bizim yaşadığımız yerler cennet” diyerek halimize şükrediyoruz çünkü biz muktedirlerin dayattığı ve bir çeşit rehber kitap olan “Modern hayat tarzı”nın içinde, kendi kentinde gözleri kapalı turistler gibi yaşıyoruz.

Napoli aslında bize benziyordu, ama bugünkü bize değil, kaybettiğimiz bize benziyordu…

Ekmekten utanıyorum

Bibmq-6CUAAerby

Kalbimin üstünde bir demir pençe var. Sıkıyor, sıkıyor, sıkıyor. Demir pençe kalbimi sıktıkça vücudumdaki kanın akışı yavaşlıyor. İlkin parmak uçlarımdaki uyuşmadan anlıyorum kan akışının yavaşladığının. Oradan tüm vücuduma bir karıncalanma yayılıyor. Başım dönüyor.

Bunca şeyden sonra gözlerimin kararması lazım. Belki de bir süre sonra kendimden geçmem hatta bayılmam. Ama gözlerim kocaman açık çünkü gözlerimi bilgisayar ekranından alamıyorum. Kara kaşlı, kara gözlü çocuk, Berkin ağız dolusu gülümseyerek bana bakıyor.

O güldükçe kalbimin üstündeki demir pençe daha çok sıkıyor. Sanki nefesimi vücudumdan dışarı fırlatmak ister gibi. Bilsem bir işe yarayacağını nefesimin, zerre direnmem o demir pençeye. Ama o kocaman gülümsemenin altında “Berkin Elvan’ı kaybettik” yazıyor.  Nefesimin bir anlamı yok ki. Veremem ki nefesimi Berkin’e.

Oysa her sabah ofislerimizde, evlerimizde, işyerlerimizde, fırıncı dükkanlarımızda, fabrikalarımızda, lokantalarımızda kah bilgisayardan kah telefondan Berkin’in direnişini gördüğümüz her an “Derin bir nefes” aldık ve “Diren Berkin” dedik. Onun hayata tutunduğu her an bizim umut saatimizin de işlediği andı. “Berkin 12 gündür direniyor, 115 gündür direniyor, 237 gündür direniyor”… O direndikçe biz umuda ve adalete inandık ki inanırken ekmek almaya giden bir çocuk gibi saftık.

O saflıkla günleri saymaya devam ettik. 266, 267,268, ama umudun saati 269’uncu günde durdu. Tam da sabaha karşı durdu. Fırıncıların ekmek yapmaya başladığı saatte cılız bir nefes İstanbul’da, Okmeydanı’nda son kez göğe karıştı. Fırıncılar ekmek yapmaya devam etti. İnsanlar uyandı, çocuklar yataktan kalktı. Televizyonu açanlar, telefonuna uzananlar bir yandan da ekmek almaya gitmek için hazırlanırken Berkin’in öldüğünü öğrendi. Hani evinden ekmek  almak için çıkan ve gaz fişeği ile vurulan kara gözlü, güzel yüzlü çocuğun…

O fişeği atanların, ona o emri verenlerin, önce emri verip sonra saklananların ve katilleri saklayanların sofrasındaki ekmek artık hep kırmızıya çalacak. Hep kan kokusu olacak onların ekmeğinde.

Bizim ekmeğimizin ise bir daha aslı aynı tadı olmayacak. Her lokmamızda sadece bizim yediğimiz gibi bir ekmek almak isteyen bir çocuğun nefesini hissedeceğiz. Hep eksik bir şeyler olacak lokmamızda ve bitmeyen bir kekremsilik sonsuza kadar sinecek ekmeklerimize.

Sofranın üzerindeki ekmeğe bakıyorum mutfakta. Ekmekten utanıyorum. İçerideki televizyondan Berkin’in ölümüyle ilgili haberler gelmeye devam ediyor. Fırınlardaki ekmeklerin hala sıcak olduğunu düşünürken, kulaklarım uğuldamaya devam ediyor. Kalbimin üzerindeki demir pençe, parmaklarını biraz daha sıkarken, o uğultunun içinde geçtiğimiz Haziran’dan beri adeta cenaze marşımıza dönen Ece’nin mısraları duyuyorum. Bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha…

“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı,

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür”

O anda ne demir pençenin nefesimi kesmesi umurumda, ne de masanın üzerindeki ekmek. Zaten ölümle defalarca sınanmış bir halkın çocuğu olarak biliyorum ki ben ölüme şahit olmakla cezalandırılmışım ve bu yüzden nefes vücudumda gezinmeye devam edecek ama bir daha hiçbir sabah ekmeği eskisi gibi yenmeyecek. Ece’nin sesine Edip’in sesi karışıyor…

 “Ölü mü denir şimdi onlara.

Kimse hüzünlü olmasın
Sırası değil hüznün daha
Bir gün bir şehrin alanında
Bir mermer yığınının gözlerine
Omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı
Hüzünlensin yaşayanlar o zaman
Sırası değil hüznün daha”

 Bir anlığına demir pençeden kalbimi kurtarıp, derin bir nefes bırakıyorum vücudumdan dışarı. İsyan için, hesap sormak için, Berkin için…

NOT:İtalik yazılan birinci alıntı Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinden, ikinci alıntı ise Edip Cansever’in “Ölü Mü Denir” şiirindendir.

 

Acı Sözlük

gezide kaybettiğimiz canlar

1.Ali: Yüce, yüksek (Köken Arapça) İsmail: Tanrı’yı işiten. (Köken İbranice)

Resmi dilde cümle içinde kullanınız: Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesiyle ilgili olarak Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, “Kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘polis yaptı’ süsüne büründürmeye çalışıyorlar”  açıklamasını yapmıştır.

Sokakta cümle içinde kullanınız:  “Karanlıkta canavar gibi hepsinin gözleri parlıyordu. Tanrıyı işiten kimse yoktu, içlerindeki birinin de adı İsmail’di oysa. Fırıncı İsmail, isminin adamı değilmiş.  Onlar yüce hayallerin değil vahşetin hizmetkarıydı. Yoksa “Özgür bir dünyadan” başka hayalleri olmayan Ali İsmail’in ‘Vurmayın, öldüm ben’ dediğini mutlaka duyarlardı. Ama karanlık sadece gözlerini değil kulaklarını ve kalplerini de örtmüştü.”

2. Ethem: Karayağız at.(Köken Arapça)

Resmi dilde cümle içinde kullanınız: “Ethem Sarısülük’ü vuran Polis Memuru Ahmet Şahbaz ifadesinde, “3 el ateş ettim. O sırada yoğun şekilde taş atışına maruz kalmıştım. Aldığım darbeler stabilitemi bozmuş olabilir. Bileğime gelen taş nedeniyle namlunun pozisyonu değişip maktulün kafasına doğru yönelmiş olabilir” demiştir.

Sokakta cümle içinde kullanınız:  “Bazı insanlar ismini taşıyamaz. Nasıl desem, ismi ile hiç uyuşmayan insanlar vardır. Mesela sudan korkan bir kadın için Yosun veya Deniz ismi katlanılmaz olabilir. Her şeyden, herkesten korkan bir adama verilen “Cesur” ismi adamı gururlandırmak bir yana hayatı boyunca utandırır. Ama Ethem, ismiyle doğmuştu. İsmi gibi karayağız bir delikanlıydı.  Emeğiyle çalışan, cesur bir adamdı. Ankara’nın göbeğinde bir polis kurşunu ile can verdiği yere giderken de sadece karayağız atların özgürce koştuğu ovalardaki gibi bir özgürlük istiyordu.”

3. Ahmet: Övülmeye layık, övülmüş.(Köken Arapça)

Resmi dilde cümle içinde kullanınız: “Ahmet Atakan’ın Hatay’daki gösteriler sırasında polisin müdahalesi yüzünden değil yüksekten düşme sonucu öldüğü belirtilmiştir. Ölüm nedeninin kısa sürede aydınlatılması resmi makamlarca övülmeyelayık bulunmuştur.”

Sokakta cümle içinde kullanınız: “Bazı yerlerden rengi atmış gri bir duvar. Resmi bir duvar olsa gerek gri olduğuna göre. Siyah pantolonlu, siyah tişörtlü, kırmızı montlu gençten bir adam var duvarın önünde. Bize bakmıyor. Yüzündeki gülümseme kadraja girmeyen birilerine gülümsediğini düşündürüyor. Ya da duvarı boydan boya kaplayan yazı gülümsetiyor bu güzel adamı. “Ne oldu lan” Büyük adam olamadıysak hayallerimizi satmadık ya” yazıyor duvarda. Belli ki hayallerini satmamakla övünüyor Ahmet ki bundan daha güzel bir övünç olabilir mi? İşte bu tek kare, hafızamızdan asla silinmeyecek Gezi Fotoğrafları Galerisi’nde gelip en önlere yerleşti.

4. Mehmet: (Bknz: Muhammet: Övülmüş olan. Kökeni Arapça)

Resmi dilde sözlük içinde kullanınız: “Taksim Gezi Parkı eylemlerine destek vermek için 1 Haziran 2013 tarihinde Ümraniye’de düzenlenen eylem sırasında, yolu trafiğe kapatmak isteyen grubun arasında giren cipin çarptığı20 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş yaşamını yitirmiştir. Oğlunun ölümünün ardından annesi Fadime Ayvalıtaş da 12 Aralık 2013’de kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir.”

Sokakta sözlük içinde kullanınız: Onlarca kişinin arasına giren o araba sadece Mehmet’e çarpmadı. Ssana, bana çarptı. Ama en çok annesine çarptı Mehmet’in.  Ümraniye’den Fadime Teyze’nin kalbine kadar yol açtı kendine o araba.. Dayanamadı kalbi Fadime Teyze’nin bu darbeye, durdu. Bunca acının üzerine gitmeyen adaletin övülmeye değer neresi var ki?

5. Abdullah: Tanrının kulu (Bknz. Arapça)

Resmi dilde cümle içinde kullanınız: Hatay’ın Antakya İlçesi’ndeki Gezi eylemleri sırasında 3 Haziran günü hayatını kaybeden Abdullah Cömert’in gaz fişeğinin başına çarpması sonucunda öldüğü Adli Tıp Kurumu raporuyla kesinleşmiştir.

Sokakta cümle içinde kullanınız: Binlerce insan arasından Abdullah Cömert’e isabet etti gaz fişeği. Şanssız bir tanrı kulu deyip geçmek aklınıza bile gelmesin sakın. Şanssızlık, iktidarların rastgele ölüm saçtığı zamanlardaki en büyük sığınağıdır. “Münferit olay” diye de ifade edilir bu şanssızlık. Oysa yaşamak her tanrı kulu için şans değil, haktır. İster senin ister benim inandığım Tanrıya inansın isterse hiç inanmasın. Yaşamaktan daha kutsal hiçbir şey yoktur.”

6. Medeni: 1. Uygar. 2. Şehirli, şehir halkından olan. 3. Terbiyeli, görgülü, kibar, ince. (Kökeni Arapça)

Resmi dilde sözlük içinde kullanınız: “Gezi protestoları ile aynı dönemde Lice’de karakol yapımını protesto eden Medeni Yıldırım, askerlerin ateş açması sonucu hayatını kaybetmiştir.”

Sokakta cümle içinde kullanınız: Medeniyeti karakol yapmakla, bina yapmakla, ev yapmakla ölçen bir iktidar döneminde inşaat ya da karakol değil, barış isterken öldürüldü  Medeni. Lice’de cesurca hakkını koruyan bu genç adam kağıt üzerinde ülkenin en uygar şehri kabul edilen İstanbul’a bir barış mesajı götürdü ölümüyle. Kadıköy’de, Taksim’de Medeni için yürüyen binler belki de ilk defa gözlerini doğuya çevirdiler ve en içten halleriyle “Orada neler oluyor?” diye sordular.  Uygar şehirlerde(!) yaşayanların en sonunda kendisine gelmesi için Medeni Yıldırım’ın ölmesi şart mıydı? Medeni’nin hakkını aramak artık sadece doğunun değil batının, hepimizin de boynunun borcudur; medeniyet, uygarlık bunu gerektirir tabii eğer öyleysek…”

berkin elvan

 7. Berkin: Sağlam, güçlü, kuvvetli. (Kökeni Türkçe)

Resmi dilde cümle içinde kullanınız: 14 yaşında bir çocuğun, Berkin Elvan’ın ekmek almaya giderken, vurulup yüzlerce gün komada kalmasının ne resmi dilde ne sokak dilinde, insanlığın konuştuğu hiçbir dilde karşılığı yoktur!

Sokakta cümle içinde kullanınız:  Uyan güzel yüzlü çocuk! Ağabeylerin isimlerinin hakkını verdi ama bu hakkı verirken canlarını da verdiler. Sen yaşayarak ver isminin hakkını Berkin. Bak, yüzlerce gün dayanacak kadar güçlü ve kuvvetlisin.  Umudumuzu güçlü tutmak için, adalete ve hayata olan inancımızı kuvvetlendirmek için, ayaklarımızın üzerinde daha sağlam durup “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diye daha içten bağırabilmemiz için uyan Berkin. Bir kez daha anlamın sözlükte değil sokakta olduğunu bize ve sözlüğün sahibi “Onlara” göster.

Not 1: Kelimelerin anlamları, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nden alınmıştır. Hala değiştirmemişler anlamları!

Not 2 : Kullandığım görselleri internetten alarak kullandım, ne yazık ki sahiplerini bulamadığım için belirtemiyorum, aflarına sığınıyorum.

40 yıl + bir gün + sonsuzluk

6 subat

Bugün 6 Şubat 2014.  Hicri takvime göre 22 Rebiülahır 1435.  Büyük Saatli Maarif Takvimi’ne göre gün 10 saat 32 dakika, gece 13 saat 28 dakika. Takvimin önerdiği günün yemekleri tavuk, pilav, yeşil salata, kremkaramel. Fırtına varmış ve ağaç dikme zamanı yazıyor takvimde. Atatürk’ün Balıkesir’e gelişinin 91. Yıldönümü.

Takvime göre son derece sıradan bir gün. Benim için de pek özelliği olan bir gün değil. Sadece 40’ıncı yaşımın 16’ıncı günü!

Yani şu anda tarihi sekmiş bir yazıyı okumaktasınız. Doğumgünüm olan 22 Ocak’ta yazıp, 40 yıl hesaplaşmasını bitirmiş olmalıydım ama takvimler ile hiçbir zaman aram iyi olmadı. Bitmeyen bir zamanlama problemim var.

Ya da 40 yaş muhasebesi o kadar kolay değilmiş. 4 onluğa geldikten sonra detaylı yaş hesabı yapmak da biraz garip gözükebilir ama benim de hayatındaki dönüm noktalarını takvimin yuvarlak hatlara sahip olduğu günlerle özdeşleştiren insanlardan pek farkım yok.

Fakat bu 40 yaş, meşhur “İç muhasebe” için garip bir yaş. Bir kere Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiir bilmeyenlere bile ezberlettiği “Yaş 35! Yolun yarısı eder” dizesindeki yaştan 5 fazla. Yani yolun yarısını geçmiş oluyorum. Gazetelerde pek sık yer alan “İsviçreli (Bunun yerine istediğiniz ülkeyi koyabilirsiniz) bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre insan ömrü 5 yıl daha uzadı” haberlerine sığınmak ta mümkün ama şiir bilimden kuvvetlidir. Cahit Sıtkı Tarancı öyle dediyse öyledir. Dünyanın tüm bilim adamları gelse çaresi yok, yolun yarısı geçildi demektir.

Emeklilik planları kurulmaya başlanan 50’li yaşlara ise son derece uzak. Hem emekli olacak yaşta mıyım ki daha? Emekli demek yaşlı demek. Gerçi geçtiğimiz günlerde kendimi internette “Emekliliğinize kaç gün kaldığını öğrenin” yazılı linklerin arasında gezinirken buldum. Emeklilik yaşımı öğrendim mi peki? Bu konuyu hiç açmamak daha iyi.

Bu iç muhasebesini nasıl yapacağım şimdi? Hangi yaşı ya da yaşları dayanak noktası alarak kendi kendimle hesaplaşacağım? Bitirdiğim 30’larım desem, o yılları yavaşça yere bırakıp hızla uzaklaşma eğilimindeyim. 20’ler desek, hali hazırdaki hayatımın yarısı eder ama o günler de bana yarım yaşam uzaklığında değil yüzyıl kadar uzak gözüküyor.

10 yıl dönemeçlerine bakıp, “9 yaşımı bitirip 10 yaşıma girerken şöyle şöyle düşünmüştüm. Böyle planlarım vardı, çocukken şuna karar vermiştim” desem, kimse inanmaz çünkü çocukluk zamansız yaşanır. Hiçbir çocuk 9 oldum 10 oldum demez, dese dese “Doğumgünümde acaba annem-babam bana ne alacak?” der.

19’dan 20’ye geçişi düşünsem bu da olmaz çünkü üniversite kantininde ülkeyi kurtarıp, en önemli derdim aşık olmak iken, 19’muşum 20 olmuşum hiç umurumda değildi. Zaten o yıllarda da hep genç kalacağımı düşünürdüm ben de tüm kantindaşlarım gibi.

29’dan 30’a geçerken ise biraz daha yakın ve hatırlıyorum. “Gençlik yıllarım bitti, hiçbir şey yapamadık hayatta” gibi bugün beni bile güldüren bir takım varoluşsal (!) sorgulamalar ile 30’uma girmiştim.

Nasıl bunları yazmışım dediğim 22 Ocak 2004 tarihli notlarda tek dişe dokunur cümle, “Artık 30 yaşındayım, bir bu kadar daha yaşarım ben” Buradan iç muhasebesinin yolu açılır belki. Bir kere bu sözü 40’ımda imkanı yok tekrarlayamam, doğa ile 80’imi görmek gibi büyük bir iddiaya girmem, giremem. O hesaba göre önümde 20 yıl kaldı demektir. Sigarayı bıraksam belki birkaç yıl kazanabilirim ama sigarasız yılların da keyfi olmaz.

Hayatı aritmetiğe döküp, yıllar ve yaşlar üzerinden 4 işlem çalışınca bir sonuç çıkıyor çıkmasına da eldeki rakamların hayatta karşılığı koca bir sıfır. Rakamla da 0, yazı ile de sıfır. Yolun ucunu geçmişten başlatıp yürüdüğümde bu yolun bir yere çıkmayacağı belli oldu.

Geçmiş üzerinden yapılan tüm hesaplar eksi bakiye verdiğine göre muhasebe yarın üzerinden de yapılabilir. Peki yarın ne kadar sürer ki? Onun da cevabını Theodoros Angelopoulos unutulmaz filmi “Eternity And  A Day”de bu diyalogla vermişti.

“ -Yarın ne kadar sürer Alexander?

-Sonsuzluk ve bir gün kadar…”

Yarına doğru yürüdüğümüze göre 40 yaşımdan 16 gün aldım, yarın için kaldı 349 gün. Ama en iyisi artık hesaplamayı boş vermek. Çünkü yarın,  “Sonsuzluk” kadar sürebilir ve matematik dahi sonsuzluğu hesaplayamaz.

Şimdi hesabı kapatma zamanı zira elimde ne olduğu belli.

“40 yıl + bir gün + sonsuzluk”

 

 

%d blogcu bunu beğendi: