Dikkat, tuzak var!

Yeşil, pembe, sarı… Canlı ve parlak renkler. Ama sahip oldukları tüm bu albeni onların kafes olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kafesler kuşları, yani tutsaklarını bekliyor.

Kemeraltı’ndaki bu kuşçu anlaşılan kafeslerin albenisini yeterli görmemiş ki daha fazla dikkat çekmek için kafeslerin hizasına bir de oyuncak kuş asmış. Uçmanın yani özgürlüğün sembolü olan kanatlarını mekanik bir şekilde çırpması için kurulmuş.

Amacına da ulaşıyor. Herkes oyuncak kuşu görüp, kanat çırpmanın etkisine kapılıyor. Sahte özgürlüğün çağrısı insanları tuzağa düşürüyor ve zaten bir kafes olan evlerinin içine yeni bir kafes ekleyerek, bir kuşu tutsak ediyorlar.

Bağırmak istiyorum:

“Dikkat, tuzak var! Kafes gerçek, kuş oyuncak. Tutsaklık gerçek, özgürlük sahte.”

Sesim çıkmıyor, çıksa da zaten çarşının uğultusunda kaybolacak…

Caz sokaktır

Bazen zamanlama çok şeydir hatta bazen zamanlama her şeydir. İstanbul Karaköy’de tramvaydan inip de altgeçitten Tünel’e doğru yürürken günışığından önce kalbimi çalan trompetinin sesi geldi. Yeraltı geçidinde artık ışığa değil sese doğru yürüyordum.

Tam geçit çıkışında, günışığının altında sesin kaynağına ulaştım. Sırtını duvara yaslamış, etrafını hiç umursamadan sakince müziğini yapıyordu. Başka zaman olsa yüzümde hafif bir gülümseme ile yanından geçerdim ama bu sefer çakılıp kaldım.

Çünkü bir haftadır Caz Festivali için İstanbul’daydım ve dünya çapında cazcıları dinlemiştim. Hepsi iyiydiler hatta çok iyi müzisyenlerdi ama kulağım cazla dolu olduğu için hemen müziğinin peşine takıldığım bu mavi gömlekli trompetçi, caza kesmiş bir haftanın sonunda dinlediğim en gerçek müziği yapıyordu. İşte bu yüzden zamanlama çok şey demekti. Doğru zamanda, doğru yerde karşıma çıkmıştı ve usulca trompetiyle bana fısıldıyordu:

“Caz sokaktır,  caz mavidir, caz özgürlüktür”

Oyunda kal!

“İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır” derler. Daha o kadar yaşlanmadığım için ne kadar doğru bilmiyorum. Ama ilk bakışta bu söz, İzmir Kadifekale’de oyuna dalan bu iki ihtiyar için doğru gibi görünüyor. Çocuklaşmışlar… Zaten öğle saatinde buldukları ilk gölgede çocuklardan başka kim oyun oynar ki?

Biraz daha dikkatli bakınca, onların yaşlanınca çocuklaşanlardan olmadıkları, uzun hayatları boyunca daima oyun oynayan çocukluklarını ceplerinde taşıdıkları anlaşılıyor. Çünkü hareketlerinde, oturuşlarında ancak oyun oynayan çocuklarınkine benzer bir rahatlık var. Üç karton, 24 metal parça, iki taş ile bir dünya yaratmışlar. O kadar özgürler ki ayakkabılarını bile fora etmişler.

Çocuk da oynarken kendini tamamen oyuna bırakır. Hele bir de sokakta ve güneş altında ise çevresini hatta dünyayı unutur. Oyun çocuğu özgürleştirir ve bu özgürlüğün ne demek olduğunu ara sıra oynayanlar değil hiçbir zaman oyundan kopmayanlar bilir.

Bu ihtiyarlar da hayatları boyunca oyunda kaldıkları için öğle saati, güneşten sığındıkları bu gölgede her zamanki gibi özgürler.

Oyundan kopmazsan, hep özgür kalırsın!

%d blogcu bunu beğendi: