1655 kilometre

kar

Kar yağıyor bu gece
Öyle beyaz ki şehir
Anlamak bir ömür sürer
Hayat niye kirlenir

 (Leyla – Ezginin Günlüğü)

Bu kentte yaşayanlar için kar, uzak bir çocukluk düşüdür. Çünkü neredeyse hiç kar yağmaz buraya. Belki 10 belki 20 yılda bir tutan kara denk gelebilenler, o günü hiç unutmazlar. Hele ki o kar bir de çocukluklarına yağdıysa, en sıcak anılarından birisi olur. Kar deyince yüzlerine sıcak bir gülümse yayılır, “Hiç unutmam ilkokul 2’de iken, bir sabah uyandık her yer bembeyaz. Hemen sokağa fırladık” diye başlayarak kısa kar anıları üzerine saatlerce konuşabilirler sizinle.

Bu kentte yaşayanlar için kar, bir hayal fotoğrafı, beklenen bir kartpostaldır. Tıpkı “Kar” kelimesinin, isminin içine saklandığı kentten gelen bu fotoğraf gibi…

Bizimki, sizinki, pek çoğumuzun mahallesi gibi sıradan bir mahalle. Bildik apartmanlar, kışla tüten bacalar, aynı mavi gökyüzü. Ama kar, o sıradan evleri ve sokakları beyaz bir rüyaya dönüştürmüş. Kar ile sadece sokaklar değil yaşamın tüm sıradan yolları da örtülmüş.

Ve kar üzerinde tek bir iz. Tam fotoğrafın ortasından çerçevenin dışına devam eden bir iz. Ya da çerçevenin dışından fotoğrafa girip evlerin arasında kaybolanın izleri. İster içeri ister dışarı olsun, her şekilde karda kaybolmuş.

Oysa bu kentte yaşayanlar karda kaybolmayı bilmezler. Ve belki de yine kar yağmadığı için bu kentte hiçbir zaman ne sokaklarımız ne de içimiz tam olarak temizlenemez. Oysa yıllar önce bana , “Kar yağınca bütün mikroplar ölür” diye öğretmişlerdi.

İçimizdeki şeytanları, sokaklardaki mikropları öldürmek için rüyaya dahil olup bu çerçeveye girsek, fotoğrafın ortasındaki izi takip edip karda kaybolsak olur mu ki?

Sahi, İzmir’den Kars’a gitmek kaç saat sürer?

 (Kars’tan bu güzel fotoğrafı kullanmama izin veren Sevgili Süper Titiz’e (https://twitter.com/super_titiz) teşekkürlerimle)

Yaratıcı yıkım

Dakikalarca hatta saatlerce uğraştılar. Tebeşirle yere şekiller çizmeye başladıklarında güneş vardı. Gölgeye kavuştuklarında hala çizmeye devam ediyorlardı. Neredeyse bütün sokak boyunca asfaltın üzerine evler, çiçekler, sek-sek kutuları çizdiler; yazılar yazdılar. Kimi zaman birlikte çizdiler, kimi zaman çizilecek şekil üzerinde anlaşamadılar, kavga ettiler.

Sonra aniden – hiçbir yetişkinin anlayamayacağı şekilde – tebeşirleri bir kenara bırakıp bisikletlerine binerek yeni bir oyuna geçtiler. Sokakta kendilerine bir parkur belirlediler, yarışmaya başladılar. Bisikleti olmayanlar da koşarak bisikletlilere eşlik ederken, yere çizilen resimleri, yazıları çoktan unutmuşlardı. Sanki saatlerce uğraşan, kan-ter içinde sokağı resim defterine çeviren onlar değildi…

Yeni bir oyuna geçerken eskisini o kadar rahatlıkla bırakmışlardı ki! Bırakmak bir yana eski oyunun üzerinde geziyorlar, bisikletleri ile yerdeki tebeşir izlerini yavaş yavaş siliyorlardı. Yaratmak için siliyorlardı, yıkıyorlardı.

Bense elimde bir kahve, yeni açılmış sigara paketinin neredeyse yarısına ulaşarak onları izledim. Elimden daha fazlası gelmiyordu. Yaratmak istiyordum ama “Yıkmak için fazla büyüktüm”. Çaresizce, izlemekle yetindim. Çok sevdiğim bir romanın kahramanlarından Ender’in, diğer kahraman Çetin’e söylediği gibi:

“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.”*

* Bizim Büyük Çaresizliğimiz – Barış Bıçakçı (Roman için tek söyleyebileceğim, günümüz Türk Edebiyatı’na bakışımı kökten değiştirdi. Okumasaydım çok şey kaybederdim.)

Şimdiyi ıskalarsan geçmişinde boşluk oluşur

Trabzon’daki Sümela Manastırı’na ulaşmak için tepeye doğru nefes nefese tırmanırken, yol üzerinde karşıma çıktı bu ağaç kökleri. Birbirine dolanmış kökler, toprağa bağladıkları ağacın da neredeyse 1700 yıllık manastır ile aynı yaşta olduğunu düşündürüyordu.

O kadar yaşlı bir ağacın olması mümkün müydü? Yüzlerce yıllık yaşı olan bir ağaç neye benzerdi? Cinsi neydi? Çam mı meşe mi yoksa başka bir tür mü?

Ben de bilmiyorum. Çünkü Trabzon’dan döndükten sonra bu fotoğrafa bakınca ağacı hatırlamadığımı daha doğrusu görmediğimi fark ettim çünkü ağaca hiç bakmamıştım. Bir an önce Sümela Manastırı’na varmaya çalışırken sadece köklere baktığımı, bakarken de kendi köklerim ve geçmişim ile ilgili düşüncelere daldığımı hatırladım.

Geçmişin azameti ile geleceğin sürprizleri arasında salınırken ağacın yani şimdinin yanından öylece geçip gitmişim.

Anladım ki “Şimdi”yi ıskalayınca insanın “Geçmiş”inde bir boşluk oluşuyor, o boşluğu da şimdi değil “Gelecek”te anlıyorsun.

Gelecekte tekrar Trabzon’a giderek, tam o ağacın yanından geçerken “Şimdi” diyerek ağaca bakıp geçmişimdeki boşluğu onarmaya çalışabilirim ama bu mümkün mü ki? Bilmiyorum ama bu fotoğrafı çekmemiş olsaydım, çektikten sonra basmasaydım, bastıktan sonra da bakmasaydım bu boşluğun hiç farkına varmayabilirdim. Bunun için de çok geç. Bir kere gördüm ve hatırladım.

Belki de geçmişimdeki boşluğu yaratan “şimdiyi ıskalamak” değil, “şimdiyi ıskaladığımı hatırlamak”tı…

 

Bir bayram sabahı

Bir cami duvarının üzerinde ve minare gölgesinde bulunması insanı en fazla şaşırtacak şeylerden birisi de herhalde bir balon yumağıdır. En azından benim için öyle. Çünkü cami bana her zaman iki şeyi hatırlatır: Tanrı ve ölüm… Balon ise çocukluğun sembolüdür; çocuklar da hem Tanrı’dan hem ölümden muaftırlar.

Ama bir bayram namazı çıkışında beceriksiz baloncu, elindeki ipleri sağlam tutamayıp balonlarla minareyi aynı fotoğraf karesinde buluştururken, çocukluk da caminin kapısına dayanmış oldu.

Aslında balonlardan önce de çocukluk caminin içindeydi. Koca koca adamların içinde pek çok çocuk bayram sabahında gizlice camiye girmişti. Çünkü balon nasıl çocukluk demekse aslında ‘Bayram” demek de biraz ‘Çocuk’ demekti. Boşuna “Bayram çocuklara bayram” demiyorlardı. O yüzden her bayram sohbetinin anahtar cümlesiydi, “Nerde bizim çocukluğumuzdaki bayramlar…”

Hocanın tektip vaazını dinlerken, pek çok adam da kendi çocukluğundaki bayramları, bayram sabahlarını düşünüyordu. İçlerindeki çocuklar kıpırdanıp büyümüş hallerini dürterken, adamlar da günahları kadar çocukluklarını, ‘o zamanki bayramları’ düşünüyorlardı. Ve belki de bazılarının aklına babaları ile gittikleri bayram namazları geliyordu.

Bir iki el uzandı önce, sonra bir sopa bulundu, balonlar indirildi, baloncuya teslim edildi. Bu kısa süreli ve uçucu ama bir o kadar da renkli sahne bitince, 3-4 adam balon almak için harekete geçti. Kimisi elinde tutarak, kimisi bileğine bağlayarak ama hepsi çocukluklarındaki gibi gülerek evlerinin yolunu tuttu.

İşte çocuğuna balon alıp gülerek evine giden 3-4 adam, o bayram sabahında babasını en çok özleyen adamlardı…

Işığın da mevsimi var (veya şimdilik “Bir yaz gecesi rüyası”)

Giriş notu: Fotoğraf  ağustos dolunayı olarak çekildi.  Ancak resimaltı “yazdan kalma bir gün” klişesine uyan  dolunaylı bir eylül akşamında tamamlanabildi. Okurken siz de farz edin ki  yaz akşamındayız.

Bütün sokaklardan “Yaz gecesi sesleri” geliyordu. İncebelliye vuran çay kaşıklarının çıngırtısı, kontrolsüz kahkahaların yankısı, tavlanın tahta zemininde zarların çıkardığı tıkırtılar ve sokakta oynayan çocukların bağrışları birbirine karışıyordu. Sıcak geceye eşlik eden ise dolunaydı. Yüzünü kaldırıp göğe bakanlar, “Ay ne güzel. Işıl ışıl” derken, dolunayın ışığı adeta sesleri daha berrak kılıyordu.

Ama bu yaz da geçecek. Önce yağmurlar başlayacak, ardından kış gelecek. Dolunay ise mevsim ayırt etmeksizin aynı insanların üzerine tekrar doğduğunda, bu sefer bir ürperti yayacak. Çok değil 3-4 ay önce, aynı ayın altında neşe içinde sokakta oynayan çocuklara dolunayla ilgili korkunç masallar anlatılacak.

Ay değişmiyor ama ışığı bazen ısıtıp mutlandırıyor, bazen üşütüp korkutuyor. Çünkü ışığın da mevsimi vardır.

Onun için siz bu fotoğrafa bakarken, yazının başlığı şimdilik “Bir yaz gecesi rüyası” olsun. Kış gelince  “Dolunayda korku” deriz hep birlikte…

Yasak ve tehlikelidir

Beyoğlu tramvaylarının olmazsa olmazı, çocuklardır. Tramvayın peşinden hızla koşup, neşe içinde bağırarak, korkusuzca tramvaya asılırlar. Arada bir “İnin aşağı. Yasak” diyenler çıksa da çocuklar aldırmaz.

Bu delikanlı ise artık tramvaya asılma yaşını geçmiş, merdivenlerde oturuyor. Çocukluğun cesareti gençlikle katlanırken, merdivenlerdeki oturuşu evinde hatta odasındaymışçasına rahat görünüyor. Hıza katılıp, yanından geçtiklerini – yanından geçenleri seyrediyor.

“Asılmak yasak ve tehlikelidir” uyarısına da arkasını dönmüş. Hoş, uyarı ona değil zaten, tramvaya asılanlara. “Elbette merdivenlere oturmak da yasak. Yazılı uyarıya gerek mi var?” diyen kuralkoyucular, her şeyi kurallara bağlamaya çalışırlar ama mutlaka bir boşluk bırakırlar.

Ve isyan, boşluk affetmez! Bazen neşeyle tramvaya asılır, bazen korkusuzca merdivenlerde oturur.

Modern zamanların siyah-beyaz kahramanı

Konser boyunca çektiğim 4 -5 kareden en net olanı bu. Bulunduğum yerden daha netini, daha iyisini çekmenin imkânı yoktu. Daha iyi bir yerde olsam, yanıma makine alsam daha iyi bir fotoğraf çekebilirdim ama bunun için uğraşır mıydım? Hiç sanmıyorum çünkü Leonard Cohen sahnedeydi ve çok sevdiğim fotoğraf çekmek de dahil olmak üzere hiçbir şeyin bu büyülü andan çalmasına izin veremezdim. Zaten, Erdal Mahir Cüran’ın aşağıda yer alan harika fotoğrafları varken üzerine çekmenin de gereği yoktu.

Yıllardır beklediğimiz, hayal ettiğimiz, istediğimiz buluşma gerçekleşmişti. “I’m Your Man”i ilk duymamın üzerinden geçen 20 yıl boyunca her sesini duyduğumda peşine takıldığım Cohen, “Neyim varsa bu akşam size vereceğim” diyerek “Dance Me to the End of Love” ile başladı konserine. 3.5 saat boyunca da bu dans devam etti. “Everybody Knows”tan “I’m Your Man”e, “In My Secret Life”dan “Hallelujah”a kadar 26 şarkı söyledi. “Take This Waltz” ile bitirip konseri alkışların ardından geldiği iki biste söylediği 4 şarkı ile resitalini 30 şarkıya tamamlarken, “Famous Blue Raincoat” ile de bizi sonsuza dek “19 Eylül 2012 İstanbul Konseri”ne mühürledi.

78 yaşındaki Cohen’in 3.5 saate yaklaşan performansı elbette muhteşemdi. Her biri virtüöz olan grup üyeleri ile uyumu olağanüstüydü. Cohen’in yanındaki grup o kadar iyiydi ki, yarın gelip tek başlarına bir konser vermeye kalksalar onları da izlemeye giderim.

Cohen’in fon müziği olduğu hayatımın son 20 yılından pek çok sahnenin şarkılar ile birlikte zihnimde canlanmasına ve müzikal açıdan aldığımız büyük zevkin de ötesinde bir şeydi Cohen’i izlemek. Çünkü, sahnede nezaketiyle, dik duruşuyla, tevazusuyla, bitmeyen enerjisiyle modern zamanların siyah beyaz bir kahramanı vardı ve insan her zaman bir kahramanı kanlı canlı olarak göremezdi.

Bazılarını 30, bazılarını da 40 yıldır söylediği şarkılarını yeniden bizimle paylaşırken, ilk defa söylermişçesine coşkuluydu. İşine ve seyircilerine saygısı sonsuzdu. Belki de o yaşta saatlerce ayakta, böylesine harika bir performans sergileyebilmesinin sırrı da bu saygıda  gizliydi.

Her soloda grup arkadaşlarının önünde diz çökerek onları dinleyen, defalarca ve tekrar tekrar grup arkadaşlarını ön plana çıkartan, onurlandıran bir adam vardı sahnede. Yaşayan bir efsane mertebesine ulaşmasına karşın, sahneyi vokalistlerine bıraktığı anda saygıyla şapkasını eline alıp onları tevazuyla dinlediğinde, hepinizin içindeki manasız kibri yüzümüze vuruyordu. Kendisine verilen çiçeği bütün konser boyunca “Gizli aşkım” diyerek kur yaptığı grup arkadaşlarından Sharon Rabinson’a sunarken, hayatımızda unuttuğumuz nezaketi hatırlatıyordu.

Hani konsere başlarken, “Neyim varsa bu akşam size vereceğim” demişti ya, verdi de. Sadece unutulmaz bir gece, harika şarkılarını canlı dinleme fırsatını değil hayat üzerine de sayısız ders de verdi. Ama gözümüze sokmadan, yine kendine has inceliğiyle…

Çektiğim fotoğrafta Cohen belli bile değil farkındayım. Ancak gölgesini net olarak görebiliyoruz. Ama yıllardır üzerimize düşen de Cohen’in o dev gölgesi. Cohen’i hem geçtiğimiz yüzyılda hem de bu yüzyılda kahraman yapan şey o gölgede gizliydi. Ve üzerimize düşen gölge pek çoğumuzun ruhuna mühürünü vuruyordu.

Konser biterken hepimiz ayakta alkışlıyorduk Cohen’i ama keşke onun arkadaşlarının önünde diz çöktüğü gibi bizde onun önünde diz çökerek saygımızı gösterebilseydik. Bunu yapabilseydik eminim ki yüzü kızaracak, şapkasını eline alıp başını hafifçe eğerek o da bizim önümüzde diz çökecekti…

*   Cep telefonu ile çektiğim fotoğrafın yanı sıra harikulade fotoğraflarını kullanmama izin vererek duygularımı tam olarak ifade etmeme yardımcı olan Erdal Mahir Cüran’a (https://www.facebook.com/erdalmahircuran)  teşekkür ederim.

Oyunbozan

Tam 114 tane güvercin! Vallahi saydım, billahi saydım. İnanmayan kendi de sayabilir.

Aslında “Posteki sayan deli” gibi sayma niyetim yoktu. Ama kuşları saydıran da bu yazıyı yazdıran da, sol taraftaki “Oyunbozan” oldu. Hani bütün güvercinler merdivenlere tünerken, kimi tüylerini gagalayıp kimi yem atacak yeni birilerini beklerken; dördüncü ve beşinci merdivenlerin birleştiği yerin hizasında kanatlarını açıp uçmaya devam edip, tünemeyi reddeden oyunbozan var ya, işte onun yüzünden…

Oyunbozan kaçta kaçmış diye öğrenmek istedim, saydım, yüzde 1 bile değilmiş. Ama azınlıkta kalan oyunbozan dikkat çekiyor. Baktırıyor, düşündürüyor, saydırıyor, ilham veriyor, yazdırıyor.

Ha siz, “O kanatları açık kuş da merdivenlere konsaymış, hepsi ahenk içinde olsaymış ne güzel olurmuş” diyorsanız, oyunbozanın 113 güvercine söylediğine kulak verin…

“Siz hepiniz, ben tek!”

“Yaz geçer” demiştim sana…

3 Eylül 2012

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.

Kendime beyaz bir hırka aldım. “Daha dün geldi. Sezon ürünü olduğu için biraz pahalı ama size çok yakıştı” dedi tezgâhtar kız. Umursamadım söylediklerini. Öylesine dinlerken sadece hırkayı torbaya koymak istediğinde konuştum. “Şimdi giyeceğim” dedim. Şaşırdı, “Biraz sıcak değil mi ?” dediğinde gülümseyerek yanıt verdim. “Bugün 1 Eylül, yaz bitti. Farkında değil misiniz?”

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgâr gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.

Bir önceki yaz defalarca gittiğimiz kumsala gittim. Hasır bir şemsiyenin altında beyaz hırkamla oturdum. Hasırın aralıklarından sızan güneş ısıtsa da yakmıyordu. Terlediysem bile hissetmedim.  Eminim ki mayolarıyla oturanlar bana garip garip baktılar. Oysa garip olan ben değil onlardı çünkü yazın bittiğinin farkında değildiler.

‘Eylül’de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen’ notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04’tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı

Ne tezgâhtar kız ne de kumsaldakiler belli ki takvime bakmıyorlar. Onlara göre yazın son günleri yaşanıyor. Bana göre ise yaz bitti. Çünkü ilkokulda Hayat Bilgisi dersinde öyle öğrettiler.

Yaz: Haziran – Temmuz – Ağustos.

Güz: Eylül – Ekim – Kasım

Ben bu mevsimi güz diye öğrendim. Niye güze sonbahar diyerek, bahara benzetmeye çalıştılar ki?

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri. 

Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıştı. 

Döndün ama dönüşün bana denk gelmedi. Gülerek, “Bak havalar hala güzel. Hala deniz mevsimi. Yaz bitmeden geldim sana” dedin ama 1 Eylül’dü ve benim için yaz bitmişti. Net adamım ben. Ya varsındır ya yoksundur. Ya seviyorumdur ya sevmiyorumdur. Ya tamızdır ya da hiçizdir. Eksiklikle yaşayamam çünkü net adamım ben. 1 Eylül’de güz başlar. Hayat Bilgisi Dersi’nde bana böyle öğrettiler.

 Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz

“Yaz geçer” demiştim sana. Geçti. “Altı üstü 3 ay nedir ki?” demiştin. “3 ayda önce eksiliriz, sonra tükeniriz” dediğimde inanmamıştın bana. Her aşk eksilir. Tehlike aşkın eksilmesi değil eksilen yerin aşıklar tarafından boş bırakılmaya devam etmesidir. Çünkü aşk fena halde doğaya benzer ve doğa boşluk kabul etmez.  Her zaman yeni bir aşk, yeni bir ten doldurmaz eski aşkın eksilen yerlerini. Bazen eksilen yerlere simsiyah bir boşluk dolar ki, işte o zaman o aşk bir kara delik gibi içine çöker.

Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine

Tezgâhtar kıza, kumsaldakilere ve sana göre güze sarkan, bitmeyen bir yazın içindeydik. Ama bana göre bırak güzü Eylül’den kışa giriyorduk. Gidişin hayat netliğimi bozdu ve güze denk gelen dönüşün onarmadı bendeki seni. Artık takvimlerimiz tutmuyor çünkü zamanlarımız ayrıldı. Baksana 1 Eylül’de yazdığım mektubu ve çektiğim fotoğrafı bile 3 Eylül’de gönderiyorum sana ki asla böyle bir şey yapmazdım eskiden. Takvim bir kere sekmeye görsün, bir daha tutmaz sevgilim. “Yaz geçer” demiştim sana sevgilim. Hasırın aralıklarından süzen güneşe aldanma, yaz geçti…

Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.

 

Not: İtalik yazılan bölümler, Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer” isimli şiir kitabının açılışındaki “Yalnız bir Opera” şiirinden alınmıştır.

Fotoğrafını kullandığım Sevgili Gürhan Dikmen’e sonsuz teşekkürlerimle…

Hayat kalır…

(Müzikli bir resimaltı isterseniz, ilk önce şarkıyı çalmanızı öneririm.) 

https://haytaninbiri.files.wordpress.com/2012/08/yac49fmur.mp3

Çiçekçi kızın dolu tezgâhından, şemsiyeli adamın kısa kollu tişörtünden belli ki bahar gelmiş. Sıcak bir mevsim. ‘Ama yine de tedbirli olmak lazım’ diye düşünen çiçekçi kız üzerine bir mont almış. Adamın da tedbirli olduğu şemsiyesinden anlaşılıyor.

Ben ise tedbirsizdim, ilk saçağın altına attım kendimi. Fotoğraf makinem yanımda değildi, hiç sevmesem de cep telefonum ile çektim bu fotoğrafı. Çünkü yağmurun çağrısına karşı koyamadım. Yıllardır yağmur ile aramızda bitmeyen bir kovalamaca var. O kaçıyor ben güzel bir yağmur fotoğrafı için peşinden koşuyorum.

Onların tedbirli benim tedbirsiz olmam bir fark yaratmadı. Islansak da ıslanmasak da bir yağmur daha geçti, yağmur fotoğraflarıma bir yenisini ekledim ve Ortaçgil’in dediği gibi geriye sadece hayat kaldı. Hayattan benim payıma da yeni fotoğraf için bir sonraki yağmuru beklemek düştü…

YAĞMUR

Bugün yağmur
Bir kadın saçıdır
Yeryüzüne
Dökülen
Upuzun ince ince karanlık kokulu

Sen ki aşkla aldatıldın
Yüreğin taş parçası
Dinle yağmuru dinle
Teselli bul türküsünden

Her şey olur
Her şey büyür

Her şey geçer
Hayat kalır

Söz – Müzik: Bülent Ortaçgil

%d blogcu bunu beğendi: